DOLAR

45,4449$% 0.03

EURO

53,4008% 0.24

STERLİN

61,6771£% 0.28

GRAM ALTIN

6.863,87%0,25

ÇEYREK ALTIN

11.127,00%0,28

TAM ALTIN

44.372,00%0,28

ONS

4.699,87%0,25

BİST100

14.598,47%-1,23

Sabah Vakti a 02:00
Mersin HAFİF YAĞMUR 20°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Av. Sahra Düzgün Tucel

Av. Sahra Düzgün Tucel

24 Temmuz 2023 Pazartesi

Av. Sahra Düzgün Tucel yazdı; İddet Müddetinin (Bekleme Süresinin) Kaldırılması

Av. Sahra Düzgün Tucel yazdı; İddet Müddetinin (Bekleme Süresinin) Kaldırılması
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İddet müddeti; boşanmasının ardından kadının tekrar evlenebilmesi için beklemesi gereken süredir. Halk arasında bekleme süresi olarak da bilinen iddet müddeti yalnızca kadın eş için düzenlenmiştir.

Soybağı karışıklığına sebebiyet vermemek adına evliliği sona eren kadın için Türk Medeni Kanunu’nda bir bekleme süresi öngörülmüştür. Kadın için öngörülen bu bekleme süresi kesin olmayan evlenme engellerindendir.

 

İddet, Türk Kanunu Medenisi’nde müddetler başlığı altında m. 95 de ve m. 96 da düzenlenmişken, bu süre kadın için bekleme süresi şeklindeki tek başlık altında Türk Medeni Kanunu’nun132. maddesinde aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir:

 

TMK m.132; “Evlilik sona ermişse, kadın, evliliğin sona ermesinden başlayarak üç yüz gün geçmedikçe evlenemez. Doğurmakla süre biter. Kadının önceki evliliğinden gebe olmadığının anlaşılması veya evliliği sona eren eşlerin yeniden birbiriyle evlenmek istemeleri hâllerinde mahkeme bu süreyi kaldırır.” şeklindedir.

 

Medeni Kanun’un 132. maddesi kadının temel bir insan hakkı olan evlenme hakkına engel oluştururken bedeni ve doğurganlığı konusunda karar verme haklarını da ihlal etmektedir.

İddet müddeti içerisinde doğan çocuğun soybağı, TMK m.285 hükmü gereğince babalık karinesi kapsamındadır.

 

 TMK m.285; ‘’Evlilik devam ederken veya evliliğin sona ermesinden başlayarak üç yüz gün içinde doğan çocuğun babası kocadır. Bu süre geçtikten sonra doğan çocuğun kocaya bağlanması, ananın evlilik sırasında gebe kaldığının ispatıyla mümkündür. Kocanın gaipliğine karar verilmesi hâlinde üç yüz günlük süre, ölüm tehlikesi veya son haber tarihinden işlemeye başlar.’’

 

İddet müddetine ilişkin üç yüz günlük süre, boşanma kararlarının kesinleşmesinden itibaren başlar. Zira boşanma kararının kesinleşmesine kadar yasal olarak kadın ve erkek hala evli sayılmaktadır. Kanunun üç yüz günlük bir süreyi kabul etmesinin nedeni ise, kadının bilimsel olarak en geç böyle bir sürede doğum yapabileceğinin kabulünden kaynaklanmaktadır.

 

Uygulamada kadınlar iddet müddetini kaldırmak için hastanelerden raporlar alarak evlendirme dairelerine başvurular yapmaktadırlar; fakat kadının herhangi bir mahkeme kararı olmadan aldığı raporun geçerliliği yoktur. Kadının iddet müddetinin kaldırılmasına ilişkin talepleri ancak dava yoluyla ileri sürülebilmektedir.

 

Bekleme süresi kesin olmayan evlenme engellerinden olup, kadın oturduğu yer aile mahkemesine başvurarak iddetmüddetinin kaldırılmasını talep ederek bu evlenme engelini aşabilir. Bu engel aşılmadığı takdirde, iddet müddeti içinde çocuk doğarsa çocuğun babası eski koca sayılır. Eski kocanın çocuğun gerçek babası olmaması durumunda ise, ortaya çok daha ciddi bir problem olan babalık davası süreci çıkacaktır. Zira babalık karinesi gereği eski koca çocuğun babası sayıldığından bunun aşılabilmesi için çocuk adına bir kayyım atanarak eski koca bakımından soybağının reddi ile gerçek baba için soybağının kurulması davasının birlikte açılması gerekecektir.

Türkiye; Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ne (CEDAW) taraftır ve bu sözleşme iç hukukumuz bakımından bizim için bağlayıcıdır. Sözleşmenin 1. maddesi “İşbu sözleşmeye göre, “kadınlara karşı ayırım” deyimi kadınların, medeni durumlarına bakılmaksızın ve kadın ile erkek eşitliğine dayalı olarak politik, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve diğer sahalardaki insan hakları ve temel özgürlüklerinin tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlandırılmasını engelleyen veya ortadan kaldıran veya bunu amaçlayan  ve cinsiyete bağlı olarak yapılan herhangi bir ayırım, mahrumiyet veya kısıtlama anlamına gelecektir” derken 16. maddesi de “kadın ve erkek boşanınca eşit haklara sahip olmalıdır” demektedir.

 

İddet müddeti ile ilgili AİHM yakın tarihte yeni bir karara imza attı. İddet müddeti, Anayasa’da düzenlenip koruma altına alınan kişisel haklar açısından kadınların kişisel haklarını engelleyecek nitelikte olup AİHM de yakın tarihte ilginç bir karar verdi. AİHM ise iddet müddetinin özel hayata saygı ve ayrımcılık yasağını ihlal ettiğine kanaat getirmiştir.

 

A.İ.H.M başvuruya neden olan olayda başvurucu davacı vekili Av. Habibe Yılmaz Kayar, 9 Temmuz 2014 tarihinde İstanbul Anadolu Aile Mahkemesi’nden TMK’nın 132. maddesinde sağlık muayenesine tabi tutulmaksızın boşanmış kadınlar için öngörülen 300 günlük dul kalma süresinin kaldırılmasını talep etmiştir. Aile mahkemesi, 11 Temmuz 2014 tarihinde başvurucunun bir hastaneden hamile olup olmadığını gösteren sağlık raporu alarak dosyaya eklemesine hükmetmiş ve başvurucuyu, hamile kalması halinde talebinin usulden reddedileceği konusunda uyarmıştır. Ayrıca, yapmış olduğu TMK  m. 132’nin Anayasaya aykırı olduğu iddiasını da asılsız bularak reddetmiştir. Yerel mahkemeden sonra tüm yargı yolları tükendikten sonra dava AİHM’ye taşındı.

AİHM 300 günlük bekleme süresinin ve bu sürenin kısılması için hamile olunmadığının ispatı amacıyla tıbbi belge talep edilmesinin haklı görülemeyeceğine, dolayısıyla davacının özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine karar verdi.

Mahkeme ayrıca, bu uygulamanın doğrudan bir cinsiyet ayrımcılığı anlamına geldiğini ve doğacak çocuğun babasının kim olduğu üzerindeki belirsizliği önlemek amacıyla alınan bir tedbir olduğu savının bu ayrımcılığı haklı gösteremeyeceğine hükmetti. Davacının cinsiyeti nedeniyle gördüğü muamelenin gerekli olmadığı ve hiçbir gerekçeyle haklı gösterilemeyeceği ifade edildi.

Tıbbın gelişimi ile birlikte soybağının, yani babanın tespitinin, saptanması günümüzde yer etmesiyle birlikte birçok ülke iddetmüddetini bekleme süresini terk etmiştir. CEDAW’a taraf imza atan Türkiye’de, AİHM’nin bu kararından sonra hukukumuzda nasıl yer edeceğini merakla beklemekteyiz.

Devamını Oku

Av. Sahra Düzgün Tucel; Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hukuki boyutu

Av. Sahra Düzgün Tucel; Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hukuki boyutu
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Seçim heyecanın en yüksek olduğu cumhurbaşkanlığı seçimlerinde herkesin aklında seçimlerin hukuki niteliğini yani hukuktaki adıyla “seçim hukukunu” merak eder hale geldi. Seçim hukukunu en kısa ve yalın haliyle anlatmaya çalışacağım.

Ülkemizde yönetim yetkisinin kaynağı, dolayısıyla meşruiyetin temeli seçimlerdir. Yönetilenlerin kendi kaderleri ile ilgili kararlar alıp, icraatlar yapması için siyasi iktidarlara düzenli aralıklarla yapılan seçimler aracılığıyla yetki vermektedir. Yönetimin meşru olabilmesi ve bir ülkede seçimeduyulan güven çok önemlidir. Seçimleri kazanan veya kaybeden partiler değişir; kaybeden kazanır, kazanan kaybeder ancak seçime duyulan güven kaybedilirse onun telafisi olmayacaktır. O yüzden seçimlerin saygınlığını korumak gerekir.

Meclis ve cumhurbaşkanı seçimlerinin günü ve takvimi Anayasa ve seçim kanunlarında belirlenmiştir. 1982 Anayasası’nda 2017’de yapılan 6771 sayılı Anayasa değişikliği gereğince cumhurbaşkanı ve meclis seçimleri beş̧ yılda bir ve aynı günde yapılmaktadır (m. 77). Buna göre yeni hükümet sisteminde ister vaktinde isterse erken olsun cumhurbaşkanı ve meclis seçimlerinin birlikte aynı günyapılması esastır. Yine aynı maddenin devamında da “Cumhurbaşkanı ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev sürelerinin dolmasından önceki son Pazar günü oy verme günüdür. Görev süresi, birlikte yapılan bir önceki seçim tarihi esas alınarak belirlenir. Oy verme gününden geriye doğru hesaplanacak altmış günlük sürenin ilk günü seçimin başlangıç tarihidir.” İfadesi yer almaktadır.

Genellikle seçimlerin yenilenmesi kararı yasama ve/veya yürütme organları tarafından alınmaktadır. Eğer Meclis kendisi seçimlerin yenilenmesine karar vermişse buna “erken seçim veya öz fesih” (kendi kendini fesih) adı verilmektedir.

TBMM kararı ile 14 Mayıs 2023 tarihinde cumhurbaşkanlığı seçimleri ile milletvekilliği seçimleri yapılmıştır. Yapılan bu seçim ile meclis vekilleri belli olur iken cumhurbaşkanlığı seçilebilme şartı olan %50,1 oranına adaylardan hiçbiri yakalayamamıştır. Bu neden ile Türkiye bugün yani 28 Mayıs 2023 tarihinde cumhurbaşkanlığı seçimi için ikinci kez sandık başına gitmiştir.

İki seçim arasında en çok merak edilen sorulardan biri ise ilk seçimde henüz 18 yaşını doldurmayan ama ikinci turda 18 yaşını dolduran bireylerin oy kullanıp kullanamayacağı idi. Anayasa gereği 18 yaşını dolduran her bireyin seçme ve seçilme hakkı bulunmakla birlikte ikinci tur zamanı 18 yaşını dolduran bireyler de sandık başına gitme hakkına sahip oldu.

Seçimlere katılım oy atmaktan ibaret olmamakla birlikte vatandaşların müşahit veya sandık gözlemcisi olarak katılma hakları da bulunmaktadır. Ancak sandıklar açılıp sonuçlar açıklanır iken sandıklardaki oy sayımını izleme hakkı vatandaşlara verilmiştir. Buradaki önemli şart her vatandaş oy kullandığı sandığın oy sayımını izleyebilme hakkına sahiptir. Oy sayımını izleyebilme şansı bulunan ve oy sayımında görevli olan sandık görevlilerinin hatasını gördükleri takdirde tutanak tutturma, oyları yeniden saydırma haklarına sahiptirler. Seçim sonuçlarına itirazda bulunabilmek için Yüksek Seçim Kurulu’nun açıklaması şu şekildedir;

İtiraz yazı ile veya sözle yapılır. Sözle yapılacak itirazlar gerekçesiyle birlikte tutanağa yazılır. İtiraz edenin adı, soyadı, açık adresi yazılarak imza ettirilir. İmza bilmeyenlere parmak bastırılır.

Kimliğini ispat edemeyenlerin, delil ve gerekçe gösteremeyenlerin itirazları incelenmez, bu sebeple incelenmediği tutanağa yazılır.

Yazılı itirazlarda da yukarıdaki şartlar aranır ve deliller itiraz dilekçesine eklenir. Gerekçesi ve delili olmayan yazılı itirazlar da incelenmez. Her iki halde de itirazın alındığına ve hangi tarihte yapıldığına dair, itiraz yapana alındı belgesi verilir. İtirazlar seçim kurulu başkanına yapılır. Seçim kurulu başkanı bulunamazsa, yazılı itiraz nöbetçi savcıya alındı belgesi ile yapılır. Savcı yapılan itirazın kaydını işleyerek hemen seçim kurulu başkanına gönderir.

Siyasi partiler, seçim başlangıcında partileri adına kimlerin itiraz edebileceklerini mühür ve imzalı bir yazı ile seçim kurullarına bildirirler. İtiraz edebileceklerin imza sirküleri parti başkanınca onaylanarak bildirilir. Parti adına itiraz edeceklerden kimlik aranmaz.

İtirazlarda, delillerin hangi resmi makamlarda bulunduğunun bildirilmesi delil yerine geçer ve bu delili seçim kurulu temin eder.

Yüksek Seçim Kuruluna yapılacak itirazların yazılı olması lazımdır.”

Seçmenlerin en merak ettiği diğer sorulardan biri ise seçim sonuçlarına itiraz sürelerinin kaç gün olduğu ve bu itirazların nereye yapılacağı olmuştur. Bu konuya ilişkin ise Yüksek Seçim Kurulu tarafından şöyle bir açıklama gelmiştir;

”İlçe seçim kurulu teşkili işlemlerine karşı, il seçim kurullarına bunların teşekkülünden itibaren en geç iki gün içinde itiraz olunabilir. İl seçim kurulları, itirazları en geç iki gün içinde, kesin olarak karara bağlar.”

Siyasi partiler 3 gün içinde YSK’ya başvurmak zorunda.YSK’nın da 3 gün içinde vereceği karar kesin olacak ve kararla ilgili başka bir yere başvurulamayacak. Yapılan itirazlar sonucu YSK, il seçim kurulu kararlarına ve il birleştirme tutanaklarına karşı yapılan itirazları karara bağlayacak. Tüm itiraz süreçlerinin ardından YSK, kesin seçim sonuçlarını ilan edecek.

Cumhurbaşkanlığı seçimi ve oy sayımıyla ilgili en kısa ve öz bilgileri bitirmekle beraber sonucun hepimiz için en iyi şekilde olmasını temenni ederim.

Devamını Oku

Av. Sahra Düzgün Tucel yazdı; ”Evlenen kadın eşinin soyadını kullanmak zorunda değil!”

Av. Sahra Düzgün Tucel yazdı; ”Evlenen kadın eşinin soyadını kullanmak zorunda değil!”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kişiliğin bir parçası olan soyadını taşımak yalnızca bir yükümlülük değil aynı zamanda Anayasa’nın 20. Maddesi kapsamında bir hak niteliğindedir. Soyadı kullanımı hak olmanın yanı sıra zorunluluk ve yükümlülükleri de beraberinde getirmektedir. Kişiye sıkı sıkı bağlı haklardan olan soyadı kullanımında erkekler doğumlarından ölümlerine kadar aynı soyadını kullanır iken kadınlar için durum aynı nitelikte değildir.

Tarihsel süreç içerisinde kadın erkek eşitliğini hayata geçirmeye yönelik hukuki gelişmelerin yaşandığı, bu kapsamda eşitlik ilkesine aykırı olduğu değerlendirilen bazı hükümlerin iptal edildiği, ayrıca mülga 743 sayılı Kanun’un eşitlik ilkesine aykırı olduğu değerlendirilen 4721 sayılı Kanun’da yer verilmediği ve evlilik hükmünün eşitlik ilkesi bağlamında büyük ölçüde yeniden düzenlendiği anlaşılmıştır.

743 sayılı mülga Kanun ile 4721 sayılı Kanun’un örtüştükleri en önemli nokta olan kadının soyadı meselesinde büyük bir değişikliğin olduğu söylenemez. Mülga kanunda evli kadının, kocasının soyadını alması gerektiği yazarken 4721 sayılı Kanun’un 187. Maddesinde  ise kadına bir şans tanınmayarak sadece seçim hakkı verilmiştir. Bu seçimlik hak ise kadının ya sadece kocasının soyadını alması ya da bekarlık soyadı ile kocasının soyadını beraber kullanması idi. Maddenin amacı ise eşlerin evlilik birliğini birlikte temsil edeceğine ilişkin TMK m.188’in gerekçesinde yeni düzenlemenin amacı, mehaz kanundaki düzenleme ile uyum sağlaması olarak ifade edilmiştir.

4721 sayılı Kanun’un 187. Maddesi uyarınca kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır. Ancak, kadın evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus idaresine yapacağı başvuru ile kocasının soyadının yanında kendi soyadını da kullanabilir.  TMK’da yer alan bu hüküm sebebiyle kadının bekarlık, halk arasındaki söyleyiş ile kızlık, soyadını kocasının soyadı olmaksızın kullanması mahkemelerce kabul edilmemekteydi.  AİHM, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararları kadının bekarlık soyadını evlendikten sonra tek başına kullanabilmesine sınırlı bir imkan tanımıştır.

Yargıtay Genel Hukuk Kurulu’nun 30 Eylül 2015 tarihinde vermiş olduğu karar ile evli kadının sadece bekarlık soyadını kullanabilmesi yolu açılmıştır. Bu tarihten önce evlenen kadın, sadece Anayasa Mahkemesi’ne başvurması halinde kocasının soyadını kullanmaksızın yalnızca kendi soyadını kullanabilmekteydi. Kadının bekarlık soyadını evlendikten sonra da kullanmasına izin verilmemesinin hak ihlaline yol açtığı ileri sürülmek suretiyle AİHM ve Anayasa Mahkemesine birçok bireysel başvuru yapılmıştır. Bu kapsamda AİHM kadının bekarlık soyadını tek başına kullanmasına izin verilmemesinin Sözleşme’nin 8. Maddesi bağlamında 14. Maddesini ihlal ettiğine karar vermiştir.

28 Nisan 2023 tarihli ve 32174 sayılı ResmiGazete’de Anayasa Mahkemesi’nin 22/2/2023 tarihli ve 2022/155 E ve 2023/38 K sayılı kararında 4721 sayılı Kanun’un 187. Maddesinin iptalini kabulü yayımlanmış olup bu kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasından başlayarak DOKUZ AY SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

AYM’nin 22/2/2023 tarihli ve 2022/155 E ve 2023/38 K sayılı  başvuru kararında özetle; soyadının kadının kimliği ile kişiliğinin bir parçasını oluşturduğu, itiraz konusu kuralla kadının evlenmeden önceki soyadını kullanma hakkına getirilen sınırlamanın meşru bir amacının bulunmadığı, erkeğin doğumla kazandığı soyadını ömrü boyunca kullanması mümkün iken aynı hakkın kadına tanınmamasının eşitlik ilkesiyle bağdaşmadığı, AİHM söz konusu farklı muamele nedeniyle ihlal kararları verdiği, ayrıca bireysel başvuru alanında Anayasa Mahkemesince verilen ihlal kararlarının da bulunduğu ancak değiştirilmeyen kuralın idare tarafından uygulanmaya devam edildiği, bu durumun ise AYM kararlarının bağlayıcılığı ilkesini ihlal ettiği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 10., 17., 20., 90. Ve 153. Maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

AYM kararını verirken amacı 4721 sayılı Kanun’un 187. Maddesinin birinci cümlesinin aykırı olduğu ve iptaline karar verilmiştir. 187. Maddenin birinci cümlesinde geçen “Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır” ifadesi Anayasa’nın madde 10 gereği öngörülen eşitlik ilkesinin zedelenmemesi olmuştur.

Halihazırda kocasının soyadını almış olanların dava açarak soyadını değiştirmesi mümkün. Yapılan düzenleme ile buna dava dışı kolaylık gelebilir. Ancak nasıl olacağı henüz belli değil. İptal kararı aile kütüğü ile ilgili bir düzenleme getirmiş değil. Evlenen kadının soyadı olarak bekarlık soyadı mı yoksa evlilikle birlikte kocasının soyadını alacağı, soyadının seçimlik bir hak mı olacağı düzenlemelerinin belirsizliği yapılacak alt düzenlemeler ile belirlenecektir.

Kadının bekarlık soyadını kullanamaması erkek ile kadın arasındaki farklı muameleyi gösterir. Bu nedenle AİHM birçok kararında TMK m.187’yi AİHS m.14’e aykırı kabul edip ayrımcılık ve kadının özel hayatına müdahale olarak görür. AYM’nin22/2/2023 tarihli ve 2022/155 E ve 2023/38 K sayılı  kararı ve 28 Nisan 2023 tarihli ve 32174 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanması ile kadın haklarıyla ilgili eşitlik ilkesi bağlamında tartışma ve uyuşmazlık yaşanmayan bir düzenin gerçekleşmesi açısından önemli bir adımdır.

Devamını Oku

Av. Sahra Düzgün Tucel yazdı, “Koruyucu Ailelik”

Av. Sahra Düzgün Tucel yazdı, “Koruyucu Ailelik”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Koruyucu aile hizmeti, herhangi bir sebepten ötürü biyolojik ailesinin yanında kalması mümkün olmayan çocukların, uzun veya kısa süreli olarak, ücretli veya gönüllü statüde, devlet denetiminde, aileler tarafından kendi aile ortamlarında bakılması ve yetiştirilmesidir. Bazı çocuklar, bir aile ortamı içinde büyüme hakkını çeşitli nedenlerden dolayı kullanamayabilirler. Bu durumda devlet koruması altına alınan bu çocukların eğitim, bakım ve yetiştirilme sorumluluğunu devlet denetiminde paylaşan, uygun aile ya da kişilere koruyucu aile denir.Her çocuk için en sağlıklı ortam kendi biyolojik ailesinin yanıdır. Ancak çeşitli sosyal ve ekonomik zorluklarla zayıflayan ve dağılan aileler, ya da zihinsel, bedensel, psikolojik sorunları nedeniyle aile bütünlüğünü sağlayamayan aileler çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayamaz, onlara bakamaz hale gelebilmektedirler. Bazı çocuklar ise biyolojik aileleri tarafından ihmal ve istismara uğramakta olup, sağlıklı gelişimi acısından biyolojik aileden uzaklaştırılması acil önem teşkil etmektedir. Hangi gerekçe ile olursa olsun ailesinden ayrılarak bakım altına alınmış olan çocuklara verilebilecek en iyi hizmet, onun kendi ailesinin yanında bakımının sağlanabilmesi için gerekli koşullar sağlanana kadar başka bir aile yanında bakımlarının sağlanmasıdır. Çocuklar ancak düzenli olarak ihtiyaçlarının karşılandığı, korunup sevildikleri ve bağlanabildikleri yetişkinler aracılığı ile aile ortamı içerisinde yaşadıkları travmaları atlatabilmekte ve sağlıklı olarak gelişebilmektedir. Koruyucu aile hizmetinde amaç; korunma ve bakım altında bulunan çocuğun, karmaşık ve sorunlu olan dönemini örselenmeden geçirmesini ve normal hayatını devam ettirmesini sağlamaktır. Koruyucu aile, kurumla işbirliği içinde; çocuğa, öz ailesi, okulu ve çevresiyle ilişkilerini devam ettirmelerini sağlayarak yardımcı olur.

Öz ailesi bulunan, öz ailesince bir süre için bakılamayan, çeşitli nedenlerle evlat edindirilme şansını tümüyle yitirmiş olan, kız ya da erkek, sağlıklı ya da engel durumu olan, tek ya da kardeş olup, koruyucu aile yanına yerleştirilmeye uygun olduğu meslek elemanları tarafından belirlenen çocuklar uyruğunun ne olduğuna bakılmadan koruyucu aile yanına yerleştirilebilmektedir.

Kişilerin, koruyucu aile olabilmeleri için bakanlık tarafından aranan bazı şartları sağlamaları gereklidir. Bunlar, evli veya bekar olmasına bakılmaksızın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup sürekli olarak Türkiye’de ikamet etmek, 25-65 Yaşları arasında olmak,en az ilkokul mezunu olmak, düzenli bir gelire sahip olmak ve çocuğun biyolojik anne-babası ya da vasisi olmamaktır. Bunun yanında koruyucu ailelerin çocuğun bakımını engelleyecek bir sağlık probleminin olmaması ve belirli suçlar ile ilgili adli sicil kayıtlarının olmaması gerekmektedir. Bu şartları sağlayan kişiler koruyucu aile olabilmek için başvuru yapabilmektedir. Bütün bunların yanında koruyucu aile olmak isteyen kişilerin biyolojik çocuklarının bulunması da herhangi bir engel teşkil etmemektedir.

Çocuğun, koruyucu aile yanında kalma süresi ,çocuğun korunma altına alınma nedenine bağlı olarak öngörülen hizmet uygulama planı kapsamında değişkenlik gösterir. Koruma altına alınan çocuk uzun yıllar aile ile kalabileceği gibi belirli bir süreden sonra biyolojik ailesine döndürülme ihtimali de bulunmaktadır. Biyolojik ailesine döndürülme sürecinde  çocuğun yüksek yararı göz önünde bulundurulur.Fakat uygulamada genellikle çocukların koruyucu ailelerin yanında reşit oldukları reşit olduktan sonra da koruyucu aileleriyle birlikte yaşamaya devam ettikleri yaygın olarak görülmektedir

Bakanlık koruyucu ailelere en iyi uyum sağlayabilecek çocuğun özellikleri hakkında yönlendirmeler yapmaktadır. Bununla birlikte de koruyucu aileler koruma altına almak istedikleri çocuklar hakkında çocuğun yaşı ve cinsiyeti gibi  seçimlerde bulunabilirler.Çocuklar ve koruyucu aile arasında birebir ilişki kurulması ve çocukların sağlıklı bireysel gelişimlerinin sağlanması amacıyla kardeş çocukların bir arada aynı aileye yerleştirilmesi tercih edilmektedir. Bu kapsamda tek bir koruyucu aileye en fazla üç çocuğa kadar korunmaya muhtaç çocuk yerleştirilebilmektedir.Kardeşlerin üçten fazla olması durumunda  bakanlıkça yapılacak özel değerlendirmeye göre karar verilir

Çocuğun yüksek yararı göz önüne alınarak birden fazla koruyucu aile modeli oluşturulmuştur. Bu koruyucu aile modelleri şunlardır;

a)Akraba veya Yakın Çevre Koruyucu Aile Modeli

Veli ya da vasi dışında kalan kan bağı bulunan akrabalar (teyze, hala, amca, dayı, büyükanne, büyükbaba gibi) ya da çocuğun iletişim içinde olduğu veya tanıdığı bakıcı, komşu gibi yakın çevresinde olan kişi ve ailelerin sağladığı bakımdır.

b)Geçici Koruyucu Aile Modeli

Acil koruma gereken ya da hakkında hizmet planı oluşturulmamış ve kuruluş bakımına yerleştirilmemiş ya da kendisi için planlanan hizmet modelinden çeşitli nedenlerle henüz yararlandırılamamış çocuklar için, aldıkları eğitimler fazla bir ay arasında değişen bakımdır.

c) Süreli Koruyucu Aile Modeli

Öz ailesi yanına kısa sürede döndürülme imkanı bulunmayan ya da kalıcı olarak aile yanına yerleştirilemeyen çocuklara, kişi ve ailelerin sağladığı bakımdır. Uygulamada yaygın olan Koruyucu Aile Modelidir.

d) Uzmanlaşmış Koruyucu Aile Modeli

Özel zorlukları ve ihtiyaçları olan çocuklara yardımcı olabilecek lisans eğitimine sahip olan veya aldıkları eğitimler ile profesyonel düzeye gelmiş kişi ve ailelerin sağladığı bakımdır.

Akraba veya Yakın Çevre Koruyucu Aile Modelinde, tercih edilmesi halinde genel ebeveynlik becerilerinin kazanıldığı en az temel ana-baba eğitimleri kapsamında eğitim alınması çocukla iletişim açısından yararlı görülmektedir.

Süreli Koruyucu Aile Modelinde de tercih edilmesi halinde genel ebeveynlik becerilerinin kazanıldığı en az temel ana-baba eğitimleri kapsamındaki eğitim ile çocuğun öz ailesi dışında bir başka aile yanında yetiştirilmesine ilişkin olarak verilen Koruyucu Aile Birinci Kademe Eğitiminin alınması çocukla iletişim açısından yararlı görülmektedir.

Geçici ve Uzmanlaşmış Koruyucu Aile Modellerinde ise daha özel ilgi, destek ve bakım gerektiren çocuklara hizmet verildiğinden, temel ana-baba eğitimleri ile Koruyucu Aile Birinci ve İkinci Kademe Eğitimlerinin alınması zorunludur.

Koruyucu aileye ve yerleştirilen çocuğa birtakım olanaklar sağlanmaktadır. Bu olanaklar, koruyucu ailelere baktıkları her çocuk için çocukların bakım, eğitim ve yetiştirilme harcamaları için aylık ücret ödemesi, yaş ve eğitim durumlarına göre çocuklara aylık olarak harçlık ödemesi gibi olanaklar örnek gösterilebilmektedir. Bunun yanında reşit olup eğitimlerine devam eden çocukların korunma kararı uzatılarak ihtiyaçları karşılanmaya devam edilebilmektedir.

Devamını Oku

Av. Sahra Düzgün Tucel yazdı, “Deprem Sonrası Kalkınma Örneği: Kobe”

Av. Sahra Düzgün Tucel yazdı, “Deprem Sonrası Kalkınma Örneği: Kobe”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Doğal afet, salgın hastalıklar gibi olağanüstü hallerde uğranılan zararları ortadan kaldıracak yetkilere iktidara 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınması Gereken Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun’un  vermiş olduğu yetkililerin ve düzenlemenin çerçevesinde “afetlerin meydana gelmesinden sonra vali ve kaymakamlar 18-65 yaş arasındaki bütün erkeklere görev vermeye, bedeli, ücreti veya kirası, sonradan ödenmek üzere canlı, cansız ve özel her türlü taşıt araçlarına ve gerekli makine alet ve edevatına el koymaya ve hiç bir kayda ve merasime gerek olmaksızın tedavi, kurtarma, yedirme, barındırma gibi işlerle bu gibi işlerin gerektirdiği acil satın almaları ve kiralamayı yapmaya devlete mahalli idarelere, evkafa, iktisadi devlet teşekkülleri ile bunlara bağlı kurumlara ilişkin her türlü taşınmaz malları, yetmemesi halinde diğer tüzel kişiler ile, gerçek kişilere ait bina ve müştemilatı ile bahçe, arsa gibi araziyi geçici olarak işgali yetkilidir” dendikten sonra birçok maddede büyük bir detayla merkezi idareye bu afetin getirmiş olduğu zararları ortadan kaldırılması için gereken her türlü yetkiyi bu kanun veriyor. Ayrıca İller İdaresi Kanunu da bu yetkileri nasıl kullanacağını özet olarak ifade ediyor; 9/A maddesine göre “afet nedeniyle valiler ve kaymakamlar her türlü olağanüstü yetkiyi gerek yalnızca kendileri ve gerekse cumhurbaşkanı ve onun yardımcıları vasıtasıyla kullanabilirler” diyor. 

 

Devletlerin karşı karşıya geldiği büyük çaptaki doğal afetler olağanüstü̈ tedbirleri dolayısıyla OHAL ilanını gerektirebilir. Deprem, tsunami, kasırga, volkanik patlama, sel, heyelan ve orman yangını gibi afetler şiddet ve yaygınlıklarına göre kamu kurumlarının işleyişini ve toplum hayatını derinden sarsabilir. Bu tip doğa olaylarının olağanüstü bir yıkıcılıkta geniş̧ bir bölgeyi etkilemesi halinde hem yardım ve kurtarma faaliyetlerinin yürütülmesi hem de hukuk düzeninin korunması güçleşebilir.

 

Bu sebeple dünya genelinde çok sayıda demokratik devletin anayasa ve kanunlarında doğal afetler sebebiyle OHAL uygulamasına gidilmesine izin veren düzenlemeler bulunmaktadır. Hatta şartlar gerektirdiğinde doğal afetlerin en sık uygulanan OHAL sebeplerinden biri olduğu dahi söylenebilir. Örneğin İtalya 2016’de Amatrice kentini vuran ve yaklaşık 300 kişinin hayatını kaybettiği 6,2 şiddetindeki deprem ve 2022’de ise hem Ischia Adası’nda 11 kişinin hayatını kaybettiği heyelan, Bill Clinton kuraklık, Barack Obama domuz gribi ve Donald Trump da Covid -19 salgınınedeniyle hem de ülkenin bazı bölgelerindeki kuraklık sebebiyle OHAL ilan etmiştir.

 

Türkiye, merkez üssü Kahramanmaraş̧ olan 6 Şubat depremlerinde Cumhuriyet tarihinin en büyük doğal afetiyle karşı karşıya gelmiştir. 6 Şubat depremlerinin etkili olduğu bölgenin genişliği, mağdur ettiği nüfusun büyüklüğü ve şiddeti göz önüne alındığında “ağır tehdit”, “öngörülemezlik” ve “geçicilik” unsurları açısından OHAL ilanını gerektiren niteliklerde olduğu açıktır.

 

8.2.2023 Tarihli Resmî Gazetede yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile Anayasanın 119 uncu maddesi ile 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunun 2’üncü maddesinin birinci fıkrasının (a)bendine göre Adana, Adıyaman, Diyarbakır, Gaziantep, Hatay, Kahramanmaraş, Kilis, Malatya, Osmaniye ve Şanlıurfa illerinde 8.2.2023 tarihinden itibaren 3 ay süreyle OHAL ilan edilmiştir.

 

Ülkemizde gerçekleşen deprem sonrası Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından depremden etkilenen illerde 6.02.2023 ila 31.07.2023 (bu tarih dâhil) tarihleri arasında mücbir sebep hali ilan edilmiştir.

 

Resmi Gazate’de yayımlanan bu kararların amacı deprem bölgesi illerde kalkınma planları yapıp uygulamaya geçirereken kısa sürede normal düzene dönüp hayatı tekrar canlandırmaktır. Bizim gibi deprem ülkesi olan Japonya’da 17 Ocak 1995’te gerçekleşen ve Kobe Depremi olarak bilinen büyük deprem gerçekleşmiştir. Ölü sayısının bu kadar yüksek olmasından kalitesiz inşaat ve kötü planlama sorumlu tutuldu. Ölenlerin yüzde altmışı 60 yaşın üzerindeydi. İnsanları öldüren binaların neredeyse tamamı, 1970’ler ve 80’lerde modern bina yasalarının yürürlüğe girmesinden önce inşa edilmişti. Birçok yeni bina ağır hasar gördü, ancak yıkılmadı. YÜZYILIN DEPREMİ olarak değerlendirilen depremin ardından yangınla karşılaşan Japonya iki yıl kadar sonra ayağa başarıyla kalkmıştı. Deprem anı ve sonrasında çıkan yangınlarda 1,5 milyon nüfuslu kentte ölü sayısı 6200’leri bulmuş, Japonya ekonomisine de büyük darbe indirmiştir.  Onarımı 90 milyon dolara mal olan depremde Japonlar işe ilk olarak çökmüş otoyol ağını, tren yollarını ve altyapı sistemleri ile limanı yenilemekle başladılar. Enkazlar tamamen temizlendi. Evde kalan vatandaşlara belediye prefabrik evler inşa etti. Kent kepçe ve dozerlerle dümdüz edildi. Deprem sonrası yapılan evlerde ahşap malzeme mümkün olduğunca az kullanıldı.  Kobe’debirçok mahallenin kentsel peyzajı ve sosyal çevresi depremden sonra önemli ölçüde değişti. Arazinin yeniden düzenlenmesi, yeniden geliştirilmesi ve uygun olmayan arazilerde yeniden inşaya yönelik kısıtlamalar, yaygın fiziksel değişime neden oldu.

 

Ülkemizin ortasına kor bir ateş gibi düşen Kahramanmaraş merkezli depremler henüz etkisini yitirebilmiş değil. Göçük altında kalan vatandaşlarımız için ekipler tüm güçlerini kullanarak çalışmalara devam ediyor. Ülkemizin bir deprem kuşağı ülkesi olduğu gerçeğini en az Japonya’nın gerçeği kadar göz önünde bulundurmalıyız.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.